Antioksidan tedaviler niçin işe yaramıyor?
1956 yılında Dr. Harman’ın yaşlanmanın temelinde serbest radikallerin yattığına dair teoriyi ortaya atması gerek hekimlerin gerekse hastaların antioksidanlara karşı artan bir ilgisi ile sonuçlanmıştır. Son 10 yılda dünyada ağrı kesicilerden sonra en çok kullanılan ürünler başta vitaminler (A, C, E) olmak üzere onlarca yeni antioksidan olmuştur. Aslında iddianın teorik temeli gerçekçi gözükmekteydi; serbest oksijen radikalleri (SOR) hemen tüm kronik hastalıkların patogenezinde önemli rol oynamaktaydı. Bu nedenle SOR’lerin antioksidanlarla süpürülmesi gerek yaşlanmayı gerekse kronik hastalıkların görülme sıklığını azaltabilirdi. Toplumdaki kontrolsüz veya tıbbi önerilerden uzak kullanımların yanında yapılan prospektif çalışmalar bu yaklaşımın hiçbir işe yaramadığını açıkça ortaya koymuştur. Yapılan yüzlerce bilimsel çalışmayı özetlemek gerekirse oksidatif hücre hasarını antioksidan kullanarak önlemenin pratikte hasta lehine bir sonuç vermediği açıktır.
Bunun pek çok nedeninden önemli birkaç tanesi aşağıdaki gibidir; öncelikle en sık kullanılan C ve E vitaminlerinin aynı zamanda birer prooksidan olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Vitamin antioksidanlar “terminal antioksidan” olmadıkları için bir radikali süpürdüklerinde kendileri radikal haline gelirler bir başka molekül tarafından yeniden redükte edilmeye ihtiyaç duyarlar. İkincisi SOR’lerin sadece patolojik süreçlerde rol almadığı, çok önemli fizyolojik görevleri olduğu gerçeğidir. Bu nedenle belirli düzeylerde mutlaka bulunmaları gerekir. Üçüncüsü ise organizmaya “balık vermek” olarak nitelendirilebilecek antioksidan tedaviler, organizmanın kendi antioksidan (özellikle hücre içi enzimatik; SOD, GPx ve CAT) savunma sistemine hiçbir katkı yapmamaktadır.
Sonuç olarak bizim ve başka araştırmacıların çalışmaları, hem SOR’leri süpüren, hem onların fizyolojik düzeylerini etkilemeyen hem de antioksidan enzimlerin gen ekspresyonunu indükleyen bir molekül olan “melatonin” ve buna benzer etkilere sahip olan antioksidanlar hariç özellikle vitamin antioksidanların kronik hastalıkların önlenmesinde bir yararı olamayacağını göstermiştir. Melatonin aynı zamanda bilinen nadir “terminal-suicidal” antioksidanlardan bir tanesidir. Organizmadan atılıncaya kadar ortaya çıkan tüm metabolitleri de aynı zamanda antioksidan özellik taşırlar. 
Ozon tedavisi ve organizmanın antioksidan savunma sistemi
Ozon tedavisi organizmada bir oksidatif şoka neden olarak hücre içi enzimatik antioksidan savunma sistemini güçlü bir şekilde destekler. Bir çeşit aşılama olarak kabul edilebilecek ozon tedavisi, bir başka açıdan kardiyoversiyon ile benzer bir mantığa sahiptir. Organizmayı bir oksidatif stres varlığına dair güçlü bir uyarı olarak da nitelendirilebilecek ozon tedavisi, organizma tarafından “güçlü bir oksidatif tehdit” olarak algılanır. Bu algılanma, antioksidan savunma sistemlerinde çalışan enzimlerin güçlü bir şekilde uyarılması ile sonuçlanır. Aracılık eden biyolojik medyatörler daha önce açıklandığı gibi hidrojen peroksit ve okside lipid ürünleridir.
Teorik olarak farklı yönlerden aynı amaca hizmet eden “melatonin” ve “ozon tedavisi”nin kombinasyonunun çok daha etkili olacağı hipotezi doğru gözükmektedir. Bu konuda henüz deneysel veya klinik bir veri olmamakla birlikte, ileriki dönemde bu kombinasyonun denenmesinin büyük yararlar göstereceğini düşünüyoruz. 
Tip 2 (NIDDM) Diabetes Mellitus, Komplikasyonları ve Ozon Tedavisi
Diabetes mellitus, insülin hormon sekresyonunun ve/veya insülin etkisinin mutlak veya göreceli azlığı sonucu karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozukluklara yol açan kronik hiperglisemik bir metabolizma hastalığıdır. 1997’de ADA (American Diabetes Association) tarafından yapılan sınıflamada “insüline bağımlı diyabet” ve “insüline bağımlı olmayan diyabet” isimlendirmeleri kaldırılmış yerine “tip 1 diyabet” ve “tip 2 diyabet” denilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre 2025 yılında dünyadaki diyatebik hasta sayısı 300 milyona yaklaşacaktır.
Tip 2 Diabetes Mellitus diabetli bireylerin yaklaşık %90’ını oluşturur. Obesite sıklıkla birlikte bulunur, kilo kaybı çoğunlukla tek başına hiperglisemiyi düzeltir. Bununla birlikte tip 2 diyabetli bazı bireyler, hiperglisemiyi kontrol etmek için diyet maniplasyonu, oral bir hipoglisemik ajan ya da insüline gereksinim duyabilir. Bu hastalık genellikle 40 yaşından sonra gelişir, fakat tip 2 diyabet özellikle obez olanlarda olmak üzere gençlerde de meydana gelebilir.
Diyabetiklerin hastaneye yatış nedenlerinin yaklaşık %50’si kronik komplikasyonlardır; bu durum yüksek tedavi maliyetleri ve artmış iş gücü kaybıyla sonuçlanmaktadır. Diyabetik hastaların yaşam süre ve kalitesini belirleyen faktörlerden biri olan diyabetik ayak ülserleri, diyabetik hastaların en sık hastaneye yatış ve cerrahi müdahale sebeplerindendir. Geliştirilen modern tedavi yöntemleri, eğitim programları ve ayaklara yönelik bakım ürünlerine rağmen diyabetik hastaların %25’i hayatlarının bir döneminde alt ekstremite infeksiyonu geçirmektedir. Diyabetik ayak komplikasyonları, gelişmiş toplumlarda travma dışı alt extremite amputasyon nedenleri arasında yaygın olanıdır. 
Tip 2 diabetes mellitus’ un patogenezi
Tip 2 diyabetli bireylerde en azından 2 ana tanımlanabilir patolojik defekt vardır. Bunlardan bir tanesi insülin direnci olarak adlandırılan insülinin periferik dokuları etkileme yeteneğindeki azalmadır. Diğeri insülin hormonu üreten beta hücrelerinin disfonksiyonudur. Bu, insülin direncini kompanse etmek için yeterli insülin üretmede pankreasın yetersizliğidir. Böylece hastalıkta önce insülinin göreceli yetersizliği oluşur ve sonra mutlak insülin eksikliği gelişir. İnsülin direnci ve insülin sekresyonundaki temel moleküler defektler çevresel ve genetik faktörlerin kombinasyonundan kaynaklanmaktadırlar.
Diyabetin mikrovasküler komplikasyonları diyabetin en önemli sonuçlarından biridir. Büyük küçük bütün kan damarları uzun süre devam eden hastalıkda muhtemelen değişikliğe uğrar. Değişiklikler kapiller ve arteriolleri oluşturan vasküler hücreleri ve bazal membranlarını kapsar. Klinik olarak bütün mikrovasküler kan damarları tutulmasına rağmen sadece retina, renal glomerul ve büyük sinirlerde önemli patolojik değişiklikler olur. Diyabetin seyrinde gelişen ve diyabetin özdeş tabloları olan diyabetik anjiopati, nöropati, retinopati, immun yetersizlik gibi komplikasyonların oluşumundan düzensiz glukoz regülasyonu sorumlu tutulmaktadır.
Diyabetin çok defa lipid metabolizması bozukluğu ile birlikte gittiği görülmektedir. Kan şekeri yüksekliği ile birlikte sık olarak yüksek kolesterol ve trigliserit seviyeleri de bulunmaktadır. İster diyabetik, isterse bozuk OGTT li bir şahısta eğer hiperglisemi varsa damarlarda yağ depolanması gözlenmektedir. Bu depolanmanın derecesi ile LDL kolesterol arasında sıkı bir ilişki vardır. Diyabetiklerde en karakteristik lipid anomalisi plazma kolesterol yüksekliği ile birlikte olan veya olmayan trigliserit yüksekliğidir. Diyabetik mikroanjiopatiyi başlatan en büyük sebep hiperglisemidir. İnsülin yokluğu veya insülin direnci nedenli insülin yetersizliği hiperglisemi ile sonuçlanır.
Hipergliseminin özellikle endotel ve Beta hücrelerini nasıl disfonksiyona uğrattığı tıbbın uzun zamandır araştığı bir konudur. En önemli ana yolaklardan bir tanesi hiperglisemi ve hiperlipidemi kaynaklı oksitadif stres ve bununla ilişkili inflamatuar mekanizmalardır. Bu noktada karşımıza ikili bir mekanizma çıkmaktadır. Birincisi ortaya çıkan oksidatif ve inflamatuar hasarın ortadan kaldırılması ikincisi ise hipergliseminin düzeltilmesidir. Hipergliseminin nasıl hücresel disfonksiyon yaptığı kadar önemli bir konu, diyabetik hastaların hiperglisemiye maruz kaldıkları fizyopatolojik sürecin anlaşılmasıdır. Bu konudaki çalışmalar ilginç bir gerçeği ortaya çıkarmıştır; diyabetlilerin asıl sorunlarından bir tanesi postprandial hiperglisemidir ve diyabet tanısı konmadan uzun yıllar önce hastalarda diyabetik komplikasyon gelişmesi için gerekli altyapıyı oluşturur. 
Diyabetin Kronik Komplikasyonları
1.GÖZ
-Diabetik retinopati
a) Proliferatif retinopati
b) Non proliferatif retinopati
2. BÖBREK
-İntrakapiller glomeruloskleroz
a) Diffuz
b) Nodüler
-Enfeksiyon
a) Pyelonefrit
b) Perinefritik abse
c) Renal papiller nekroz
-Renal tubuler nekroz
3.SİNİR SİSTEMİ
-Periferik nöropati
a) Distal,simetrik duyu kaybı
b) Motor nöropati -Kranial nöropati: III, IV,VI,.kranial sinirler
-Otonomik nöropati
a)Postüral hipotansiyon
b)İstirahat taşikardisi
c)Terleme kaybı
d)Gastrointestinal nöropati
e)Mesane atonisi
f)İmpotans
4.KARDİYOVASKÜLER
-Kalp hastalıkları,periferik nöropati
a)Myokard enfarktüsü
b)Kardiyomyopati
-Ayaklarda gangrenler
5.KEMİK VE EKLEMLER
-Dupuytren kontraktürü
-Charcot eklemi
6.DERİ
-Diabetik dermopati
-Kandidiazis
-Ayak ve bacaklarda ülserler
7.OLAĞAN DIŞI ENFEKSİYONLAR
-Nekrotizan fasiitis
-Nekrotizan myoitis
-Mukormikozis
-Malign otitis eksterna
-Amfizemli kolesistit

Diyabetik ayak ülserleri
Diyabetik ayaktaki en sık lezyon ülser olup, tüm diyabetik hastaların %5-10’u ya ayak ülserine sahiptir veya geçmişlerinde ayak ülseri öyküsü vardır.% 1’ ise amputasyona maruz kalmıştır. Ayak ülserinin önemi büyük ölçüde kavranmasına rağmen, diyabetiklerde yıllık insidansı %2-3, prevalansı ise %4-10 olarak bildirilmektedir. Ayak ülseri olan diyabetiklerin %10-15’inde
minör veya major amputasyon gerekirken, diabetiklerde alt ekstremite
amputasyonuna götüren nedenlerin % 84’ ünü ayak ülserleri oluşturmaktadır.
Diyabetik Ayakta Ozon tedavisi
Diyabetik ayağın tedavisinde başarılı olmak için bozulmuş damar yapısının, oksidatif stresin ve organizmada ortaya çıkan düşük dereceli (low-grade) inflamatuar sürecin önemsenmesi gerekir. Yara bakımı altın standarttır; debridman ve enfeksiyöz dokuların temizlenmesi tedavinin etkinliğinde ana unsurlardır.
Birbirine yakın oldukları düşünülen hiperbarik oksijen ve ozon tedavisinin yararlı etkileri pek çok deneysel ve klinik çalışmada gösterilmiştir. Ozon tedavisi endojen enzimatik antioksidan sistemi destekleyerek oksidatif stresi azaltır, düşük dereceli inflamatuar süreci sınırlar. Diyabetli hastalarda yapılan klinik çalışmalarda kan şekeri regülasyonuna da büyük katkıları olduğu gösterilmiştir. Dezenfektan etkisi topikal olarak uygulanan pek çok yara bakım ürününden daha üstündür. İyi bir yara bakımı ile belirli bir süre uygulanan ozon tedavisinin yüz güldürücü sonuçlar doğuracağı açıktır. Ampütasyona gidecek hastaların belirli bir kesiminde ekstremitenin kurtarılmasına neden olmaktadır. Yan etkisinin olmaması ve ülkemizde yaklaşık 5000 dolar olan diyabetik ayak maliyetlerini yaklaşık beşte bire indirmesi, hem hastanın hem de hekimin lehine sonuçlar doğurmaktadır. 
Kan ozon ile karşılaştığında ne olur?
İnsan kanı ex vivo olarak ozon/oksijen karışımı ile karşılaştığında aşağıdaki biyokimyasal reaksiyonlar olur;
- Oksijen Henry Kanunu gereği çözünür ve kan içerisindeki ortalama oksijen basıncını 350-400 mmHg’a çıkarır.
- Ozon sıvılarda oksijenden yaklaşık 10 kat daha kolay çözünür; ancak Henry Kanununa uymaz. Uymamasının nedeni biyolojik ortamlarda saniyeler içerisinde moleküler oksijen ve oksijen radikaline dönüşmesidir. Bu nedenle kan plazmasında hiç ozon bulunmaz. Pratik olarak vücuda ozon verilemez denilebilir.
- Ex vivo ozon/oksijen uygulamaları sonucunda reinfüzyondan önce kanda aşağıdaki durum sözkonusudur;
- Ortaya çıkan oksijen radikalleri plazmanın suyu ile reaksiyona girerek hidrojen peroksit oluşumuna neden olurlar. Hidrojen peroksit organizmada bilinen en önemli ikinci habercilerden bir tanesidir.
- Ortaya çıkan oksijen radikalleri plazmadaki çift bağdan zengin moleküllerle (özellikle sülfidril gruplarına) reaksiyona girer.
- Bu moleküllerin çoğu plazmanın antioksidan kapasitesinin önemli bir bölümünü oluşturan üre, ürik asit ve albumindir.
- Bunların yanında çoklu doymamış yağ asitleri (PUFA) ile de aynı reaksiyona girerek, LOP ismi verilen okside lipid ürünleri oluştururlar.
- Tüm ozon saniyeler içerisinde ortamdan kaybolur.

Ozon hemolize yol açar mı?
- Yapılan deneysel çalışmalar tedavi edici dozlardaki ozonun hiçbir şekilde hemolize yol açmadığını göstermiştir. Hemoliz ile ilgili üç temel nokta aşağıdaki gibidir;
- Ex vivo olarak kana uygulanan ozon plazmada hızla oksijen molekülü ve oksijen radikaline dönüşür. Plazma çift bağlardan zengin o kadar çok molekül barındırır ki, oksijen radikali hiçbir zaman eritrosit membranına ulaşamaz. Eritrositlerin hemolize uğramaları için bu radikallarin eritrosit membranındaki PUFA’lara oluşması ve onları oksitlemesi gerekir. Fizyolojik dozlarda bu reaksiyon hiçbir zaman gerçekleşmez.
- Eğer yıkanmış eritrosit suspansiyonu serum fizyolojik içerisine konur ve ozon/oksijene maruz bırakılırsa durum değişir; serum fizyolojik plazmadaki antioksidan ve çift bağdan zengin moleküllerden yoksun olduğu için ortaya çıkan reaksiyonlar farklıdır.
- Ozon suda çözünür ve suyun içindeki NaCl ile de reaksiyona girerek, sodyum hipoklorit (NaOCl) oluşturabilir. Yine hidrojen peroksit oluşumu görülür.
- Ortaya çıkan oksijen radikali eritrosit membranındaki PUFA, kolesterol vb. yağ asitleri ile reaksiyona girer (plazma varlığında bu durum olmaz, çünkü radikal eritrosit membranına ulaşamaz)
- Bir miktar ozon eritrositlerin içine girebilir.
- Bu nedenlerle eritrosit frajilitesi artar, uygulanan ozon miktarı ile paralel düzeyde hemoliz ortaya çıkar.
Ayrıntılı bilgi için aşağıdaki bilimsel çalışma incelenebilir.
Travagli V et al; 2007. A physicochemical investigation on the effects of ozone on blood

Hiperbarik Oksijen Tedavisi ile Ozon Tedavisinin Karşılaştırılması
Son 40 yılı aşkın süredir, hiperbarik oksijen (HBO) tedavisi, çoğu zaman güvenliği ve etkisi hakkında yeterli bilimsel onaylar olmadan uygulanmış ve tavsiye edilmiştir. Bu yüzden, uygulamaya karşı ileri derecede tıbbi şüphecilik gelişmiştir. 20 yılı aşkın süredir yapılan deneysel ve klinik çalışmalar, akla yatkın bilimsel deliller ve onaylanmış klinik sonuçlar ortaya koymuştur. Özellikle diabetes mellitus ve komplikasyonlarının dünya çapında gün geçtikçe artması, dalgıçlığın bir hobi olarak yaygınlaşması ve karbonmonoksit zehirlenmesi vakaları HBO uygulamalarının yaygınlaşmasına neden olmuştur. HBO çalışmalarına ait literatürün zenginleşmesi, özellikle deneysel ve moleküler düzeydeki çalışmaların artması ile, HBO’nun pek çok mekanizma ile değişik fizyopatolojik süreçlerde tedavi edici özelliklerinin olabileceği gösterilmiştir. Bu süreç, HBO’nun güvenilirliği konusundaki şüpheleri azaltmış ve tedavi yönteminin bilimsel temellere dayanmasını sağlamıştır.
Ülkemizde halen İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde Su Altı Hekimliği ve Hiperbarik Tıp Anabilim Dalları bulunmaktadır. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Konya Selçuk Üniversitesi ve Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültelerinde de anılan birim kurulma aşamasındadır. Ülkemizde HBO’nun etki mekanizması ile ilgili deneysel çalışmaların büyük bölümü GATA Fizyoloji AD. Bşk. lığının koordinasyonunda yapılmıştır. Bu çalışmalar son iki yıldır ozon tedavisi ile karşılaştırmalı olarak devam etmektedir.
Hiperbarik oksijenizasyonun insan vücudu üzerinde iki temel etkisi vardır. Bunların birincisi, vücut içindeki gazlar üzerine mekanik etkisi; diğeri ise, kanda parsiyel oksijen basıncını artırıcı etkisidir. HBO’dan beklenen yararlar genel olarak bu iki ana temel üzerindendir. HBO’nun uluslar arası kabul görmüş endikasyonları tablo 1’de verilmiştir.
Ozon tedavisi benzer sonuçlar doğurduğu için çoğu zaman HBO ile aynı etki mekanizmasına sahip gibi algılanmıştır. Bazı benzerlikleri olmakla birlikte her iki tedavinin belirli endikasyonlarda birbirlerine üstünlükleri vardır. Dr. Bocci’ye göre iki tedavi arasındaki farklılıklar tablo 2’de verilmiştir. GATA Fizyoloji AD. Bşk.lığı olarak yaptığımız karşılaştırmalı çalışmalar UHMS (Undersea and Hyperbaric Medicine Society)’nin kongrelerinde sunulmuş ve büyük ilgi toplamıştır. Bu deneysel çalışmalar ilgili dergilerde yayımlanmak üzere değerlendirme aşamasındadır. Bizim laboratuardan elde ettiğimiz sonuçlar, ozon tedavisinin belirli endikasyonlarda HBO’ya göre net üstünlüğünün olduğunu göstermektedir. HBO ile basınç yardımı ile edilen doku oksijenizasyon artışının, ozon ile biyokimyasal olarak sağlanması (eritrositlerde 2,3 DPG artışı), immunomodulator etki vb. mekanizmaların bu üstünlükte katkısı olduğu düşünülmektedir. Konu ile ilgili iki çalışmanın özetlerine ekteki UHMS 2008 kongre özet kitabının 114 ve 115. sayfalarında bulabilirsiniz.
Tablo 1. HBO’nun uluslar arası kabul edilmiş endikasyonları
|
ENDİKASYONLARI
|
KULLANILDIĞI YER
|
|
Akut Endikasyonları
|
Hava ve gaz embolisi (Ana tedavi şeklidir)
Dekompresyon hastalığı (Ana tedavi şeklidir)
CO zehirlenmesi ve duman inhalasyonu (Ana tedavi şeklidir)
İyileşmeyen ülserler
Problemli yaralar
Baskılanmış deri greft ve flepleri
Ezilme injürileri
Kompartman sendromları ve akut travmatik iskemiler
Gazlı gangren/ klostridial infeksiyonlar
Nekrotizan yumuşak doku infeksiyonları
Termal yanıklar
İstisnai kan kayıpları (Anemi)
İntrakranial apseler
Yanıklar
Post anoksik ensefalopati
Ani işitme kaybı
Oküler iskemik patoloji
|
|
Kronik Endikasyonları
|
İyileşmeyen yaralar / Problemli yaralar
Radyasyon doku hasarı
Deri flep ve greftleri
İnatçı kronik osteomyelit
|
Kaynak; Hiperbarik Oksijen Tedavisinin Fizyolojisi ve Klinik Kullanımı; Dr. Uysal, Dr. Korkmaz, Dr. Ay, Dr. Topal, Dr. Dündar. GATA yayınları, 2007. 
Tablo 2. Dr. Bocci’ye göre HBO ve Ozon tedavilerinin karşılaştırılması
|
Endikasyon
|
HBO
|
OZON
|
|
Arteriyel gaz embolisi
|
+++
|
---
|
|
Dekompresyon hastalığı
|
+++
|
---
|
|
Ağır CO ve duman inhalasyonu
|
+++
|
---
|
|
Ağır kan kaybına bağlı anemi
|
+++
|
---
|
|
Gazlı gangren
|
+++
|
?
|
|
Deri greftleri ve flepleri
|
+
|
+++
|
|
Osteoradionekroz önlenmesinde
|
+
|
+++
|
|
Radyasyon tahribatı
|
+
|
+++
|
|
Refrakter osteomiyelit
|
+
|
+++
|
|
Nekrotizan fassiitis
|
+
|
+++
|
|
Travmatik iskemik yaralar
|
+
|
+++
|
|
Termal yanıklar
|
+
|
+++
|
|
Kronik ülserler ve yaralar
|
+
|
+++
|
|
Multipl skleroz
|
---
|
+?
|
|
Kronik yorgunluk sendromu
|
+
|
++
|
|
HİV-AİDS
|
+?
|
+
|
|
Yaşlılık / geriatri
|
---
|
++
|
Kaynak; Ozone; A new medical drug, Dr. Bocci. Springer, 2005.
Ozon Tedavisinde Aracı Olduğu Düşünülen Medyatörler;
hidrojen peroksit ve okside lipid ürünleri
Bugün medikal ozonun tedavi etkinliğine aracılık eden iki ana molekül grubu tanımlanmıştır. Bunlardan bir tanesi hidrojen peroksit (H2O2) ikincisi ise okside lipid ürünleridir (LOPs). Hidrojen peroksit en önemli hücresel ikinci habercilerden bir tanesidir. Ozon tedavisi esnasında ex vivo olarak, ozonun plazma suyu ile reaksiyonu sonucu oluşur. LOPs ise ozonun plazmadaki çoklu doymamış yağ asitleri (PUFA) başta olmak üzere askorbik asit, ürik asit, sistein ve indirgenmiş glutatyonun (GSH) thiol yapılarındaki –SH grupları ile ve nihayet albumin ile reaksiyona girmesi sonucu oluşur.
Yukarıda bahsedilen tüm plazma bileşikleri elektron vericisi gibi davranırlar ve oksidasyona uğrarlar. Biyolojik ortamlarda PUFA ile reaksiyona giren ozon zincirleme reaksiyonun sonucunda SOR ve LOPs ortaya çıkmasına neden olur. Nihai SOR radikal olmayan, yarılanma ömrü uzun ve bu nedenle uzak mesafelere ulaşabilen hidrojen peroksittir. Ozon uygulamasının biyolojik etkilerinin bir kısmından hidrojen peroksit sorumludur. SOR’lerinin her zaman zararlı olduğuna dair bilginin tamamen yanlış olduğuna dair kuvvetli verilerin çoğu hidrojen peroksitten elde edilmiştir. Özellikle H2O2, fizyolojik düzeylerde, son derece kritik bir hücre içi habercidir; ve özellikle immun yanıtların modülasyonunda ön plandadır.
Ozon ile başlayan reaksiyonlarda oluşan SOR düzeyleri etkinin ortaya çıkması için dikkatlice ayarlanmalıdır. Zira yüksek düzeyde oluşan SOR kolaylıkla tüm biyomolekülleri oksitleyerek hücresel lipid, protein ve DNA’da önemli hasarlara neden olabilir. Bu hasar ortamdaki demir (Fe++) iyonu ile H2O2’nin reaksiyona girmesi sonucu ortaya çıkan hidroksil iyonundan kaynaklanır ki son derece toksik bir radikaldir. İkincisi süperoksit radikalinin nitrik oksit ile birleşmesi sonucu oluşan peroksinitrittir ki tüm makromolekülleri hasarlayabilir. Bu nedenle ozondan beklenen yararın tamamen doz bağımlı olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle ozonun daima terapötik aralıkta kullanılması ve hücre içine ulaşmasına izin verilmemesi gerekir. Terapötik aralıktaki ozon (10-80 µg/mL) kan plazması ile temasından sonraki dakikalar içerisinde ortamdan tamamen kaybolur ve reaksiyonlar kan reinfüze edilmeden tamamen sona erer. Sonuç moleküler oksijen ve yukarıdaki moleküllerin üretilmesine neden olan oksijen radikalleridir.
LOPs oluşumu plazmadaki PUFA’ların peroksidasyonu sonucu ortaya çıkar ve değişik sınıflara ayrılır; lipoperoksitler (LOO.), alkoksil radikali (LO.), lipoperoksitler (LOOH), isoprostanoidler ve malonildialdehit gibi. Bu ürünlerin çoğu in vitro ortamda ROS’den çok daha stabildir ancak tüm kan ile karıştıklarında son derece dilüe olurlar ve GSH-transferaz ve aldehit dehidrogenaz enzimleri sayesinde safra ve idrar ile uzaklaştırılırlar. Bu dönemde bilerli organlarda mikromolar düzeylere ulaşırlar (SSS, karaciğer, kemik iliği, endokrin bezler vb.) ve akut oksidatif stresin habercisi olarak davranırlar.
Hücresel ve/veya dokusal homeostazisin ileri derece bozulmadığı patolojik durumlarda, ozon uygulaması sonucu ortaya çıkan ürünler (ROS ve LOPs) hücrelerin antioksidan savunmasını oluşturan SOD, GSH-Px, GSH-Rd ve CAT enzimlerin ve bunlarla ilintili anti-inflamatuar proteinlerin üretimlerinin artışına neden olur. LOPs nedeni ile artan oksidatif stres proteinlerinden biri olan heme oxygenase-1 (HO-1/HSP-32) enzimi önemli koruyuculardan bir tanesidir. Hem grubu taşıyan moleküllerin yıkımı sırasında CO ve bilirubinin ortaya çıkmasına neden olur.
Bilirubin bilinen en güçlü lipofilik endojen antioksidanlardan bir tanesidir. Bu özelliği Gilbert Sendromlu hastaların genel olarak sağlıklı ve uzun bir ömür sürmelerinin açıklaması olarak da kabul edilmiştir. Ayrıca yeni doğanın fizyolojik sarılığında, ortaya çıkan bilirubin, bebeğin büyük bir strese maruz kaldığı dönemde önemli bir koruyucu olarak görev yapar. CO ise NO’e benzer şekilde cGMP aracılı vazodilatasyona yardımcı olur. Hem yıkılması sonucu ortaya çıkan Fe++ ferritin ile bağlanır. HO-1 enzimi akut bir oksidatif stresten sonra hücreleri koruyan en önemli enzimlerden biri kabul edilmektedir. Önceleri bu enzimin sadece eritrositlerde görev aldığı düşünülürken şimdi tüm hücrelerin içerisinde yapısal olarak olduğu ve hem grubu içeren onlarca yapısal proteinin yıkımında görev aldığı bilinmektedir.
Submikromolar LOPs yararlı ve antioksidatif etkilere sahip iken yüksek düzeylerinin toksik olduğu bir gerçektir. Bunun yanında düşük dozlarının da bir etkisinin olması beklenmemelidir. Bu nedenle biyolojik olumlu etkileri tetikleyecek optimum dozun uygulanması ve bu sayede geçici akut oksidatif stresin oluşturulması hayati önem taşımaktadır. Tedavi boyunca LOPs kemik iliğinin mikro çevresinde metalloproteinaz (MP) salınımını aktive edebilir. Özellikle MP-9 aktivasyonu ile yaşamsal kök hücrelerin dolaşıma geçmesine yardımcı olabilir. Bu hücreler dolaşıma geçtikten sonra travma, iskemi veya dejenerasyonun olduğu bölgeye çekilir. Böyle bir durumun ileri çalışmalarla ortaya konması kök hücre tedavisinde ucuz, güvenilir ve son derece efektif bir alan ortaya koyabilir.
Bu bilgiler ozon tedavisinin etkinliğinde akut oksidatif stresin önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Bu konuda önemli bir kaynağın yazarı olan Dr. Dröge’nin de belirttiği gibi organizmada oksidatif stresten kaynaklanan ve klinik manifestasyonlara neden olan süreçlerin tamamı kroniktir; akut oksidatif stres özellikle enfeksiyöz ajanlarla mücadale, toksik ajanların detoksifikasyonu ve böbrek üstü bezinin aktivasyonuna neden olan süreçlerde büyük yararlar göstermektedir.
Ozon tedavisi ile sağlanan akut oksidan stres ve oluşturulan efektif biyolojik yanıtlar yaşlanma, kronik enfeksiyonlar, diyabet, ateroskleroz, kronik yaralar, dejeneratif süreçler ve kanserdeki kronik oksidatif stresi “tedavi edici şok” özelliği sayesinde homeostatik yöne çevirebilir. 
OZON TEDAVİSİNİN ENDİKASYONLARI
Hekimler İçin Önemli Not
Ozon tedavisi hiçbir zaman hastalara verilen ilaçların kesilmesini veya tedavinin değiştirilmesini gerektirmez. Ozon tedavisi organizmanın antioksidan ve antiinflamatuar savunma sistemlerini destekleyen, dokulara oksijenin daha kolay bırakılmasını sağlayan fizyolojik altyapıya yönelik bir destek tedavisidir. Ozon tedavisinin hangi yol ile yapılacağı, ne kadar süreceği ve ne tür kombinasyonların kullanılacağı (major, minor, lokal, ozonlu su uygulamaları vb.) ozonterapi konusunda deneyimli hekim tarafından kararlaştırılmalıdır. Hastaya ozon tedavisi öneren hekimin, ozon tedavisini uygulayacak hekim ile temasta olması önerilir.
- Özellikle diyabetik yaralar olmak üzere tüm zor iyileşen yaraların tedavisinde
- Diyabetik ayak
- Açık bacak yaraları (ulcus cruris)
- Bası yaraları (dekubitis yaraları)
- İltihabi barsak hastalıkları (Chron, kolit, proktit)
- Yanıklar, haşlanma yaraları
- Bakteri ve mantar enfeksiyonları
- Damar tıkanıklığına bağlı özellikle bacaklarda ortaya çıkan kanlanma bozuklukları ve buna bağlı ülserler, yaralar
- Virüslere bağlı hastalıklar
- Viral hepatitler (hepatit B ve C)
- Agız çevresi ve genital bölgedeki uçuklar (herpes ve papillomavirus infeksiyonları)
- Çok sık gribal enfeksiyon geçirme (influenza)
- Yaşlılığa bağlı şikayetlerde
- Yorgunluk, halsizlik, genel vücut ağrısı
- Egzersiz yaparken ortaya çıkan yorgunluk ve bacaklarda dolaşım bozukluğuna bağlı ortaya çıkan ağrı ve şişlikler
- Eklem hasarının azaltılmasına yardımcı olarak
- Yaşa bağlı maküler dejenerasyonda (özellikle kuru tip ARMD)
- Cinsel fonksiyonların desteklenmesi
- Diyabetin erken evrelerindeki ereksiyon kaybının tedavisinde
- Depresyon ve duygu durum bozukluklarına bağlı cinsel isteksizlerin ve ereksiyon sorunlarının giderilmesinde
- Otoimmun hastalıklarda non-spesifik immunomodulasyon amacıyla
- Romatoid artrit, psöriasis, multiple skleroz, lupus, Behçet hastalığı gibi immun sistemin aşırı aktivasyonu ile ortaya çıkan hastalıklarda yardımcı tedavi olarak
- Kalp yetmezliği olan hastalarda non-spesifik immunomodulasyon (minor AHT) ve antioksidan sistemi desteklemek (major AHT) amacı ile (mutlaka ilgili hekimin onayı ile yapılmalıdır).
- Dolaşım bozuklukları ve damar endotel hasarına bağlı durumlarda
- Şeker hastalarında damarların hasarlanması sonucu ortaya çıkan dolaşım bozuklukları ve doku hasarının (göz, böbrek, sinir) azaltılmasında
- Yaygın sellüliti olan kişilerde cilt dolaşımının düzenlenmesinde
- Fibromyaljide ortaya çıkan bölgesel dolaşım bozukluğunun giderilmesinde
- Özellikle sigara içimine bağlı dolaşım bozukluklarının giderilmesinde
- Kronik inflamasyon ile seyreden solunum sistemi hastalıklarında
- Astma
- Kronik Obstriktif Akciğer Hastalığı
- Kronik yorgunluk sendromu, depresyon ve duygu-durum bozukluklarına bağlı ikincil şikayetlerde vücudun savunma sistemlerinin desteklenmesi amacı ile
- Kanser tedavisinde kullanılan kemoterapi ve radyoterapinin etkinliğini artırmak ve savunma sistemini desteklemek amacı ile
- Alzheimer, Parkinson ve bunama gibi yaşa bağlı hastalıkların tedavisinde yardımcı olarak ve şikâyetlerin azaltılması ve genel iyilik halinin sağlanması amacı ile
- Hekimin uygun gördüğü diğer endikasyonlarda güvenle kullanılabilecek bir yardımcı tedavi yöntemidir.

Konuyla İlgili PDF Dosyaları
